MİTnın 1 numarasının ifadeye çağırılmasını kimse anlamıyor. Bunu anlamak için büyük bir hukukçu ya da stratejist olmaya gerek yok. Özel yetkili cumhuriyet savcılarına verilen soruşturma yetkisinin sınırları MİT başkanını kapsadığı gibi Başbakana kadar da gidebilir.
CMUKnun 251. maddesinin bu suçlar görevi sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa da cumhuriyet savcılarınca bizzat soruşturma yapılır düzenlemesi özel yetkili savcıya terörün de dahil olduğu bazı suç tipleri konusunda sınırsız bir yetki verdiği için savcı bir hususta terör suçu kapsamında soruşturma başlattığında soruşturulacak kişinin herhangi bir kurumun başında olması önemli değil.
HAKAN FİDANI BU MADDE DE KURTARMAZ!
Mevcut MİT Kanununun 26.maddesi MİT çalışanları hakkında görevinden dolayı işlenen suçlardan dolayı soruşturma yapılması için başbakanın soruşturma izni vermesi gerekir düzenlemesi Hakan Fidanı kurtarmıyor.
Kısa bir süre önce İlker Başbuğ ile ilgili özel yetkili savcı soruşturma başlattığında, soruşturmanın Anayasanın 148.maddesine aykırı olduğu görüşü dikkate alınmadı. Anayasanın 148.maddesinde Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının görev suçlarından dolayı yüce divan sıfatıyla anayasa mahkemesinde yargılanır hükmünün arkasında kimse durmamıştı. Özel yetkili mahkeme ile anayasa mahkemesinde yargılama arasında ne fark var, niye yargıdan kaçılıyor sorusunun anlamsız olduğu, yargı usulüne ilişkin getirilen yasal güvencelerin ne denli önemli olduğu ancak şimdi anlaşılıyor.
DEVLET SIRLARI İFŞA OLACAK!
Bugün Hakan Fidan ifadeye gittiğinde, istihbarat açısından devletin açıklayamayacağı ve açıklaması da gerekmeyen önemli sırlar ifşa edilmiş olacak. Devlet sırlarını koruma diye bir kanun yok. Sadece CMUKnun 47.maddesinde devlet sırrı niteliğindeki bilgiler ile ilgili tanıklık hususu düzenlenmiş. Mevcut durumda Hakan Fidan şüpheli sıfatıyla çağırıldığı için PKK ile ilgili yapılan gizli görüşmelerin devlet sırrı diye saklaması mümkün değil. Devlet sırrı bilgisine sahip olan kişinin şüpheli yada sanık olması durumunda sahip olduğu bilgileri söylemesini engelleyecek herhangi bir yasal düzenleme yoktur.
ZOR KULLANARAK GÖZALTINA ALINABİLİR
MİT görevlilerinin bugün ifadeye gitmesini önleyecek ve ya gitmemelerini sağlayacak herhangi bir hukuki güvenceleri yoktur. İfadeye gitmedikleri takdirde yasal olarak cumhuriyet savcısının zor kullandırarak göz altına aldırması mümkündür.
İşin vahim olan kısmı ise Anayasanın 83.maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığı kapsamında Anayasanın 14.maddesindeki suçlar istisna tutulmuştur. Anayasanın 14.maddesi Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçiri, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz şeklinde terör suçlarının dokunulmazlık kapsamında değerlendirilemeyeceğini düzenlemiştir.
Bu madde gerekçe gösterilerek KCK davasından tutuklu BDPli altı milletvekili tahliye edilmemişti. Şimdi bu uygulama esas alınarak MİTin bugün suçlandığı PKK ile ilgili görüşmeler ve KCK operasyonunda elde edilen bilgiler gerekçesiyle bu işin arkasındaki siyasi irade olan açılımdan sorumlu Bakan Beşir Atalay, hatta görüşme talimatını veren Başbakan da soruşturmanın içine dahil edilirse şaşırmamak lazım.
ÖZEL YETKİLİ SAVCI SINIRINI AŞTI!
KCK davasından tutuklu milletvekilleri, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları hakkında yasaların getirmiş oldukları güvenceleri gözardı ederek uygulamayı yargının işidir diyerek geçiştiren siyasi irade bugün işin ucu kendisine kadar geldiğinde Hakan Fidanın ifadeye gitmesini engellemeye çalışırsa o zaman yargıya müdahale etmiş olur.
Bugün özel yetkili savcılığın yaptığı, yetki ve görevinin kapsamının dışına çıkması ve sınırını açıkça aşmasıdır. Çünkü soruşturma konusu edilen işlem ve eylem devletin kararıyla ve oluşturulan politikası sonucu yapılanlardır. Yargı, KCK ile devlet arasında yapılan gizli görüşmeleri adi bir suç olarak değerlendirerek soruşturma konusu yapamaz. Devlet politikası niteliğindeki işler yargının değerlendirmesi ve kontrolünde olması gerekir diye bir anlayış olamaz.
Neredeyse bütün kurumlarının özel yetkili savcılıklar tarafından aramalara tabi tutulduğu, tepe isimlerinin tutuklandığı, oluşturulan politikaların suç olarak değerlendirildiği bir ülke Kürt sorunu gibi bir meseleyi çözemez.
Oslo süreci basına yansıdıktan sonra bu işleri bilen ve aklı başında olan birçok kişi Türk Yargısının devlet söz konusu olduğunda gösterdiği refleksin çözüm sürecini tıkayacağını söylemişti. Sürecinin yasakçı kanunlara takılmaması için Yasalarda düzenleme yapılması gerektiği yazılmıştı.
Çünkü tartışılan ve konuşulan konu bu ülkenin son otuz yılını heba etmiş, binlerce vatandaşının hayatına mal olmuş bir mesele idi. Yasakçı anlayışın hakim olduğu, her türlü düşünce ve aykırı görüşün cezalandırıldığı, geri kalmış yasaların var olduğu bir ülkede bu konuların konuşulamayacağı belliydi.