Bahçeli'ye göre senaryo-Tam metin
Partililere
seslenen MHP lideri Bahçeli, bölücü provokatörlerin sokağa dökülmesi
ile ilgili senaryoyu özetledi, Cumhurbaşkanı'nı ve Başbakan'ı
eleştirdi...
MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin Meclis Grup toplantısında konuştu. Bahçeli'nin açıklamaları şöyleydi:
"Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,
Basınımızın Değerli Temsilcileri
Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
Ülkemizin her yöresinde, aziz şehitlerimizin
toprağa verildiği son haftalarda, artan terör eylemleri maalesef yeni
kayıplara neden olmaktadır.
Son olarak Hakkâri kırsalında yürütülen
operasyonlarda ve Tunceli’de şehit olan altı Mehmetçiğimize Cenab-ı
Allah’tan rahmet, yaralanan güvenlik güçlerimize ise acil şifalar
diliyorum.
Türkiye’nin giderek ağırlaşan siyasi ortamında;
bölücü terör ve etnik tahriklerin çok tehlikeli biçimde tırmandığı, iç
huzur, kardeşlik ve dayanışma ruhunun yara aldığı, hain tuzaklarla dolu
bir dönemden geçilmektedir.
Bugün gelinen noktada yaşanan gelişmeler,
Türkiye’nin varlığına ve milli birliğine kastetmeyi amaçlayan şer
cephesinin emellerini ve karşımızdaki ihanet kuşatmasının boyutlarını
inkâr ve tevil göstermeyecek biçimde ortaya koymuştur.
Türkiye, bu anlamda terörle ve etnik bölücülükle mücadele konusunda tarihi bir yol ayrımındadır.
- Kanlı terör saldırılarının
tırmandığı, tahriklerin hayasızca sergilendiği ve İmralı canisi lehine
gövde gösterilerine dönüşen ayaklanma provalarının yapıldığı bugünkü
ortamda;
- Güvenlik güçlerini hedef alan yıpratma ve karalama kampanyalarının hız kazanması,
- Terörle mücadelenin zaafa uğratılması için “güvenlik-demokrasi” dengesi etrafında maksatlı bir tartışma başlatılması ve
- Siyasi çözüm çığırtkanlarının yeniden sahneye
çıkması, bu ihanet cephesinin Türkiye’nin terörle mücadele iradesini
kırmaya ve PKK’nın siyasi hedeflerinin tartışılacağı bir zemine çekmeye
çalıştığını göstermektedir.
- Bu noktaya gelinmesinin en büyük
sorumlusu, terörle mücadele için gerekli iradeye sahip olmadığı
anlaşılan ve bölücülüğe şirin görünerek siyasi hesaplar peşinde koşan
Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetidir.
72 aydır ülke yönetiminde olan Başbakan ve partisi; bugüne kadar “terörle mücadele” ile “terörle müzakere” arasında sürekli gidip gelmiş, şartlara ve esen rüzgâra göre sürekli yer değiştirmiş ve bu hayati konuda nerede durduğuna bir türlü açıklık getirememiştir.
- Başbakan Erdoğan’ın bugünkü vahim tablo karşısında yapması gereken;
- Türk milliyetçilerine saldırmayı ve siyasi
kışkırtmacılık yapmayı bırakıp, terörün tırmanması, bölücülüğün önünün
açılması ve PKK’nın siyasallaşma stratejisinin adım adım
ilerletilmesindeki rolü ve katkısı hakkında tarihin ve milletin
huzurunda namuslu bir vicdan muhasebesi yapmaktır.
Bu konuda yapacağı böyle bir muhasebe için de,
geçmişten bugüne siyasi çizgisine, bu alandaki şaibeli siciline ve
temsil ettiği siyasi zihniyetin milli birlik anlayışına bakması yeterli
olacaktır.
- Başbakan’ın bu ahlaki ve siyasi
zorunluluğun gereğini yerine getirememesi durumunda herkes çok iyi
bilmelidir ki, gereğini Türk milleti mutlaka yapacak ve kendisini milli
vicdanda mahkûm edecektir.
- Bu
konuda yapılacak muhasebede hafızaları tazelemek amacıyla Başbakan’ın
lekeli sicilinin satırbaşlarını buradan hatırlatmak isterim.
- Türk milletini etnik temelde tasnif ederek Türkiye’yi 36 etnik gruba bölen ve ırk ve köken temelinde ayrıştırmaya heves eden,
- Türk milletine kimlik arayışına giren, bu
amaçla alt ve üst kimlik tartışmaları başlatan ve kurucu kimliği
değiştirerek bunun yerine “Türkiyelilik” gibi kavramların kabul
edilmesini savunan,
- PKK’nın siyasi taleplerine demokratik reform adına sahip çıkarak bu yöndeki Avrupa Birliği dayatmalarının taşeronluğunu yapan,
- Türkiye’de eyaletler sistemini gündeme sokarak tartıştıran,
- Türkçeden başka dillerin eğitim sistemi içine alınmasına kapıyı aralayacak Anayasa değişikliği taslakları hazırlatan,
- Etnik bölücülere vadeli siyasi çözüm ümidi veren,
- Teröristlere siyasi af konusunu çeşitli kılıflarla Türkiye’nin gündemine sokmak arayışlara yönelen ve,
- Türkiye’nin bölünme senaryolarının
demokratikleşme reçetesi olarak pazarlanmasını teşvik eden, bizzat
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olmuştur.
- Başbakan Erdoğan bugüne kadar
terörle mücadele konusunda gerekli siyasi irade, kararlılık ve niyete
sahip olmadığını her vesileyle ortaya koymuş, güvenlik güçlerinin
terörle mücadele için ihtiyaç duyduğu imkân ve yetkileri vermemek için
her bahanenin arkasına sığınarak ayak sürümüştür.
- Hükümetin
Irak’ın kuzeyinden kaynaklanan terörle mücadele konusundaki acz,
zafiyet ve ataleti de, bu lekeli sicile uygun olarak tecelli etmiştir.
- 2002-2007 döneminde beş yıl boyunca sınır
ötesi operasyonu gündeme almamak için bir direniş cephesi oluşturan
Başbakan, 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesi buna karşı olduğunu açıkça
ortaya koymuş,
- Seçimler sonrası oluşan baskı ortamında buna mecbur kalarak 17 Ekim 2007’de tezkereyi Meclis’e sunmak zorunda kalmış,
- Ancak, arada geçen bir yıl içinde bu yetkiyi PKK teröristlerini bu bölgeden söküp atacak şekilde etkili olarak kullanmamıştır.
? Türkiye Büyük Millet Meclisi 7 Ekim 2008’de
süresi dolan bu izni bir yıl uzatmış ve hükümete artık bu konuda
kararlı adımlar atması için çok güçlü bir destek ve siyasi yetki
vermiştir.
Ancak, son iki hafta içinde yaşanan gelişmeler
AKP hükümetinin geçmişteki hatalardan ders almadığını ve bugüne kadar
izlediği sakat siyaseti gözden geçirerek etkili bir strateji belirleyip
buna kararlılıkla uygulama iradesi bulunmadığını ortaya koymuştur.
Baştan beri girdiği yanlış ve karanlık yolda inatla sürünmeye devam eden Adalet Ve Kalkınma Partisi’nin, “ezber bozuyorum” “tabuları yıkıyorum” “düşmanlığı kaldırıyorum” “dostluk çemberi oluşturuyorum” adı altında sürdürdüğü yanlış politikalar bugün karşımıza hezimet ve teslimiyet olarak çıkmaktadır.
Kurulduğu ilk günlerden bu yana milli konularda
Cumhuriyet hükümetlerinin takip ettiği çizgileri sorgulama adına tercih
ettiği yeni yol ve yöntem maalesef hükümeti de, ülkemizi de tam bir
açmazın kapısına kadar getirmiştir.
“Stratejik derinliğe” gireceğiz diye çıkılan
yolda geldiğimiz son durak stratejik girdabın bizi sürükleyip
götüreceği meçhul yer olacaktır.
İktidarın sözde özgürlükler adına terörle
mücadele etmekten imtina ettiği dikkate alınırsa, göz yumduğu,
alkışladığı altı yıllık vahim süreçte yaşananlar, devlet ve millet
hasımlığının nerelere kadar dayandığının, hangi makamlar tarafından
sorumsuzca dile getirilmeye başlandığının örnekleri ile doludur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı
tarafından bir yabancı dergiye verilen mülakatta söylenen sözler, bunun
en son misali olması bakımından ibret vericidir.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın geride kalan süreci
suçlayıcı ifadelerle, geçmişte ayrımcılık yapıldığını söylemesi asla
kabul edilebilir ve yakışan bir durum değildir.
Biz Cumhurbaşkanı’ndan kendi geçmişimizi
şikâyet etmek yerine, açılışını yaptığı kitap fuarının alt katında
açıkça sergilenen bölünmüş Türkiye haritalarına müdahale edecek cesaret
ve iradeyi göstermesini beklerdik.
Değerli Milletvekilleri,
Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarının, hüviyetleri
ve sicilleriyle bölücülüğün en büyük ümit ve cesaret kaynağı olduğunu
gösteren somut veriler, artık hiç kimsenin inkâr edemeyeceği
gerçeklerdir.
- Bu gerçekler karşısında maskesi
düşen Başbakan’ın bir taraftan Milliyetçi Hareket Partisi’ni hedef alan
saldırılarla öfke nöbetleri geçirirken, diğer taraftan milliyetçilik
konusunda “iman tazelemeye” çalışması, içine düştüğü bunalımın
derinliğini gösteren çırpınışlardır.
- Milliyetçi Hareket’i “tabela partisi” haline getirmek gibi boş bir hayalin peşinden koşması,
- Şehitler üzerinden siyaset yapılıyor suçlamalarıyla, şehit kanının vebalinden kurtulmaya çalışması ve,
- 70 milyona siyaset yaptıkları safsatasıyla,
Türkiye’de siyaset alanını PKK’nın etnik bölünme hatlarıyla
çerçevelemeye yeltenmesi bu ruh halinin yansımasıdır.
Sayın Başbakan, kast ettiğiniz tabela ile hangi siyasi hareketi tanımladığınızı bilmemiz mümkün değildir.
Ancak Milliyetçi Hareket Partisi’ni de ima ettiğinizi varsayarak kendimizi size bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Sizin tabela diyerek küçümsediğiniz üç hilal, muhteşem Türk tarihinin hatırasıdır.
Her biri kutlu ceddimizin bin yıllık hükümranlığını temsil eden üç kıtayı ve üç kıtadaki beşeriyet kucaklaşmasını simgeler.
Bu semboller milliyetçi düşüncenin jeopolitiğinin bin yıllık eseri ve gelecek bin yıllardaki ülküsüdür.
Aziz hatıralarında Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar yaşanmış destanların muhterem izleri vardır.
Dün Ulubatlı Hasan’ın elinde bir fetih ruhuydu, bugün milliyetçilerin gönderinde yükselen bir hilaldir.
Dün bir mehteranın elinde sallanan bir tuğ idi, bugün ise ihanete dur diyecek son kutlu sancaktır.
Ve ancak hak edenin elinde anlam kazanır, gönül verinin ruhunda dalgalanır.
Bunlardan Başbakan Erdoğan’ın anlam çıkarmasını beklemek nafile bir çaba olacaktır.
Son günlerde milliyetçileri, milliyetçiliği ve sembollerini hedef alan Başbakan’a bazı gerçekleri buradan ifade etmek istiyorum:
- Milliyetçi Hareket, Türkiye’nin milli birliğinin ve kardeşliğinin temel harcı ve ebedi sigortasıdır.
- Türkiye’nin kanlı bir kardeş kavgasına
sürüklenmesini önlemek bu vatanı ve milleti gönülden seven herkes için
birinci öncelikli ve en önemli görevdir.
- Türk milliyetçilerini etnik temelde bir
çatışma ortamına çekmek için yapılan çok yönlü hesaplar, tezgâhlar ve
tahrikler bizce malumdur.
- Ancak, herkes çok iyi bilsin ki, Başbakan
Erdoğan’ın siyasi kışkırtmaları ve etnik bölücülerin tüm tahriklerine
rağmen bu oyun mutlaka boşa çıkarılacaktır.
- Milliyetçi Hareket ve Ülkücü gençlik Türkiye
için bir felaket olacak böyle bir kavganın tarafı olmayacak, bunu
önlemek için demokratik ve meşru zeminlerde sonuna kadar mücadele
edecektir.
- Üç hilalin tarihi anlamı ve misyonu,
Türkiye’nin milli birliğine ve bin yıllık kardeşlik hukukuna sonuna
kadar sahip çıkmaktır.
- Milliyetçi Hareket’in terör ve etnik
bölücülük konusundaki milli duruşu ve bu hususta kimseyle
tartışmayacağı değişmez kırmızı çizgileri herkes tarafından çok iyi
bilinmektedir.
- Milliyetçi Hareket’in ne olduğu, milli
meselelerde nerede durduğu bellidir ve şerefli geçmişimizin şahadeti
altında milli vicdanda tescil edilmiştir.
- Başbakan Erdoğan’a tavsiyemiz, bu konularda
kendisinin ve partisinin nerede durduğuna bir bakması ve bizi hedef
alan ithamlarda bulunmadan önce çok iyi düşünmesidir.
- Başbakan’ın milliyetçilik
konusunda sözde kalan iddiaları ve etnik kimlikleri okşamanın
Türkiye’nin milli birliğine sahip çıkılmasını amaçlayan bir siyaset
tarzı olduğu yolundaki vehimleri hakkında kendisiyle bir tartışmaya
girmek bizim için abesle iştigal olacaktır.
Ancak, bu konudaki kronik takıntı ve
rahatsızlıklarını aşmakta hala güçlük çeken Başbakan’a bazı gerçeklerin
hatırlatılması, sakinleşmesi bakımından yararlı olabilecektir.
- Milliyetçi Hareket, kimsenin etnik kökeniyle,
dili, dini ve mezhebiyle ilgilenmeyen, bunları sorgulamayan, Türk
milleti kimliğinde birleşerek millet olgusuna birlikte vücut veren
bütün vatandaşlarımızı Büyük Türk Milleti Ailesinin onurlu fertleri
olarak gören ve hepsini bir bütün olarak kucaklayan bir milliyetçilik
anlayışının sahibidir.
- Başbakan’dan temel farkımız, Türkiye’nin
farklı bölgelerinde farklı maskelerle, çok yüzlü ve çok kişilikli
siyaset yapmamamızda aranmalıdır.
- Başbakan Erdoğan son Meclis Grup
toplantısında “Türkiye’nin birliği konusunda geçmişlerinden bu yana
nerede durduklarını, nasıl davrandıklarını anlamakta zorlananlar
olduğundan şikâyet etmiş ve bu konudaki çizgilerinin geçmişten bugüne
değişmediğini iddia etmiştir.
Yukarda satırbaşlarıyla temas ettiğim somut gerçekler Başbakan Erdoğan’ın son altı yıllık mazisinin bir özetidir.
Ancak, geçmişten ve değişmeyen çizgisinden
bahseden Başbakan’a şimdi geçmişiyle ilgili bazı hususları hatırlatmak
ve Türk milletinin aklı, idraki ve hafızasıyla alay etmekten vazgeçmesi
çağrısında bulunmak isterim.
Türkiye’de terör sorunu her dönemde siyasi
partilerin ilgilendiği ve kendi dünya görüşlerine göre çözüm önerileri
geliştirdiği hassas bir konu olmuştur.
- Bu konuda 18 Aralık 1991 tarihinde hazırlanan siyasi bir raporda şu görüş, tespit ve öneriler yer almıştır.
- Güneydoğu Anadolu sorunu gerçekte ulusal bir
sorundur. İstenilen Kürt ulusal kimliğinin tanınması ve eşit ve gönüllü
bir birliktelik oluşturulmasıdır. Bu makul bir taleptir.
- Biz siyasi parti olarak, resmi ideolojiyi
sorgulamalıyız. Kemalist devletin geleneksel zora ve silaha başvuru
yöntemi artık iflas etmiştir.
- Devlet terörünü de kınamalıyız. PKK ile
devlet çatışmasında devlet safında görünmemeliyiz. Bunun için devletin
PKK’yı bölücü, terörist ve ayrılıkçı olarak nitelendiren söyleminden
uzak durmalıyız.
- Kürtçe eğitim serbest olmalıdır.
- Yerel Parlamentolar oluşturulmalı, merkezi devlet küçülmelidir.
- PKK’nın siyasi talepleri ile büyük ölçüde örtüşen bu raporun altındaki imza, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a aittir.
Geçmişten bugüne çizgisinin değişmediğini
söyleyen Erdoğan şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanıdır ve
değişmeyen bu görüşlerini hayata geçirmek için sinsi bir yıkım
projesinin taşeronluğunu yapmaya soyunmuştur.
Başbakan’a şimdi buradan soruyorum:
Bu raporun size ait olduğunu inkâr edebiliyor musunuz?
Eğer bunu yapamayacaksanız, sizin gerçek kimliğiniz nedir?
Gerçek yüzünüz hangisidir?
Değerli Arkadaşlarım,
Silahlı ve bombalı terörist unsurlarla mücadelenin silahlı kamu gücü ile yapılması elbette bir mecburiyet ve gerekliliktir.
Yapılması en doğal ve doğru yöntem, bu nedenle
acilen ülkedeki milli silahlı gücü, Türk silahlı Kuvvetlerini, emniyet
mensuplarını ve diğer kolluk unsurlarını teröristin üzerine sevk
etmektir.
Bölücü terörün ilk görüldüğü yıllardan bugüne
kadar, dağa çıkmış eli silahlı teröristle mücadelede en büyük görev
öncelikle Türk Silahlı Kuvvetlerine düşmüş ve kutlu ocağın mensupları
yaklaşık çeyrek yüzyılı aşan süredir en zor şartlar altında bu görevi
başarı ile yerine getirmişlerdir.
Vatanımızın birliği ve milletimizin bütünlüğü
uğruna büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar gösterilmiş, bu uğurda
bizim tespitlerimize göre 6000’in üzerinde subay, astsubay, uzman
erbaş, uzman jandarma, polis, er ve korucu şehit verilmiştir.
Bu ağır şartlarda verilen mücadelenin yaralı güvenlik mensubu sayısı ise onikibinin üzerindedir.
Ancak son yıllarda yaşadığımız gelişmeler, Türk
Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet Mensuplarımızın mücadelesinin her yerde
ve her zeminde aynı takdirle karşılanmadığını, aynı bağlılıkla
yaklaşılmadığını göstermektedir.
Özellikle iktidar zihniyetinin beslediği ve
alkışladığı işbirlikçi çevrelerin öncelikle milliyetçilik ve akabinde
Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik örtülü bir operasyon başlattıkları bütün emareleri ile ortaya çıkmıştır.
Şer odaklarının bir cephe oluşturarak derin
işbirliği içinde hareket ettikleri bu psikolojik operasyon, ülkemizde
henüz AKP’nin tahribatına maruz kalmadan ayakta durabilmiş unsurlarına
yönelmiştir.
Geçtiğimiz hafta içinde terörün silahlı
boyutunu imha etmek için kamu adına en önemli yetki ve sorumluluğu
üstlenmiş bulunan Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklamayı bu
kapsamda değerlendirmenin doğru ve yerinde olacağı kanaatindeyim.
Makul eleştiri, yol gösterme ve haber verme
gibi temel meslek ve sorumluluk gereklerinin de ötesinde, kendilerine
ulaşmış askeri bilgi ve belgeleri yayınlayarak açıkça şantaj yapan
medya unsurlarının varlığını önceki konuşmalarımızda ortaya koymuştuk.
Bu açıdan Sayın Genelkurmay Başkanı’nın beyanatı, bizim için malumun yüksek sesle ve yerinde bir ilamıdır.
Açıklamanın bir boyutu ise, ülkenin her
kurumunun sevk ve idaresinden sorumlu olan hükümetin Silahlı Kuvvetleri
nasıl yalnız bıraktığının ortaya çıkması olmuştur.
Bu nedenle, gerek Anayasal başkomutan olan
Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve gerekse Başbakan Erdoğan’ın komutanın
açıklamasını müteakip destek mesajları ise; yeri, zamanı ve içeriği
açısından ıskalanmış, gecikmiş ve inandırıcılıktan uzak sözlerdir.
Sorumluluğunu sonradan hatırlayıp, biz doğru yerdeyiz diyerek aklanmaya çalışırken, bu zihniyetin yer aldığı fotoğraf karesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Sayın Başbakan’a aile fotoğrafında Mehmetçiğin olmadığını üzülerek belirmek durumundayım.
Verdiğiniz görüntülerde beraber olduklarınızı
geçtiğimiz altı yıl boyunca siz seçtiniz. Onlarla birlikte olmayı siz
tercih ettiniz.
Ortada boy gösterdiğiniz bu tabloda, sağınızda kardeşim dediğiniz Barzani ve Talabani, solunuzda konutlarda ağırladığınız bölücüler ve pazarlık yaptığınız Kandilciler, hemen arkanızda ise boyun eğdiğiniz çuvalcılar yer almaktadır.
Bulunduğunuz yer burası, kadrajın aldığı görüntü ve gizlice yemek yediğiniz buluşma masalarının anlamı budur.
Muhterem milletvekilleri,
Terörle mücadelenin yirmi beş yılı aşan
tecrübesi, bölücülüğün Osmanlıdan başlayarak bir asırlık ihanet
yolculuğu, bu sürecin bütün kapsamını ve derinliğini, kimlerle dost
olmamız gerektiğini, kimlere ne kadar güvenilebileceğini, kimlerle
nasıl ilişki kurulacağını hepimize öğretmiş olmalıdır.
Bu açıdan geçmişte yaşananların doğru tahlili,
gelecekte karşımıza çıkacak badirelerin de işaretini verecek, tarihten
ders çıkarmasını bilenler için mazide kalanlar önümüzdeki sürecin
yönünü gösterecektir.
Terörle mücadelenin önemli ayaklarından biri ve
belki de en önemsi bugün Irak yönetimi ve Iraklı aşiret reisleri ile
olan ilişkiler ve PKK ile olan yakınlaşmalarıdır.
Küresel gücün dayatmaları sonucu, Talabani ile
görüşmeye itilen Türkiye, her müzakereden sonra PKK’nın Kandil’den
çıkarılacağına dair söz ve taahhütlerle avunmuş ve bu yalanlara her
defasında bile bile göz yummuştur.
Hükümetin yumuşak karnını ve zafiyetini fark
eden Barzani ise PKK’nın mevcudiyetinin kendisi ile Türk devletini
muhatap kılacağını anlayarak bu tehdit unsurlarını canlı ve diri
tutmanın getirdiği fırsatları sonuna kadar kullanmıştır.
Hatta daha da ileri giderek, bu terörist
unsurlara kimlik verip maaşa bağlayarak PKK’yı kendi silahlı gücünün
parçası haline getirmiştir.
Acı kayıpların yaşandığı olayların ardından, hükümet tarafından “kimse bizden sabır beklemesin” denilerek aba altından komşulara sopa gösterilmiş, ancak hemen ardından koro halinde “tuzağa çekiliyoruz” açıklamaları ile korkaklığa ve ürkekliğe bahaneler aranmıştır.
Sözde terörle mücadele etmemenin AKP açısından
en önemli ayağı ise, başından beri bölücü terörün yönetim merkezi olan
Kandil Dağı’nın kontrolünü elinde bulunduran Irak’lı aşiret reisleri
ile görüşmeleri başlatmak olmuştur.
Sınır ve ölçü tanımayan boyun eğmişlik hali ile “kapımız herkese açık”
denilerek taviz ve ilkesizliğin emsalsiz örnekleri verilmiş, hiçbir
adım atmayan ve atma niyeti olmayan Irak’lı muhataplarımızla sonuçsuz
görüşmelerle oyalanmaya devam edilmiştir.
Ne zaman ki, kanlı bir eylem ile şehitler vatan topraklarına emanet edilmeye başlansa, hükümet bir yandan “şehitler üzerinden siyaset yapmayın” diyerek sanki yapan varmış gibi sinsi bir savunma mekanizmasını işletmiş, öte yandan “sabrımız taştı, intikamları alınacak, artık bekleyemeyiz, sözün bittiği yerdeyiz” gibi boş laflarla milletimiz avutulmaya çalışılmıştır.
Terörle mücadelede kamuoyu baskısı ile
Mehmetçik kerhen harekete geçirilmeye mecbur bırakılırken, bazen el
altından, bazen açıkça “diplomatik yolların tüketilmesi” kılıfı ile Iraklı aşiret reisleri ile sonuçsuz pazarlıklar yapılmıştır.
Bu sürecin hazırlanmasında ABD’nin yıllardır dayattığı “üçlü mekanizmayı kullanın”
baskısı altında kalınmış, sözde Bağdat ve Ankara birbirlerine muhatap
edilerek, sorunun çözüm adresi olarak dolaylı yoldan kuzeydeki bölgesel
yönetim gösterilmiştir.
Her terör eyleminden sonra, içeride Terörle
Mücadele Yüksek Kurulu’nun toplantısı, dışarıda ise Barzani ve Talabani
ile müzakerelerin yenilenmesi bir AKP klasiği olarak siyasetimize
yerleşmiştir.
Türkiye’nin gidemediği, Barzani’nin haberim yok
dediği, Talabani’nin temizlendiğini söylediği, ABD’nin ise gözlediği
Kandil Dağı’na gazetecilerin, yayıncıların gittikleri ve tefrikalar
yayınladıkları bilinmektedir.
Iraklı Aşiret Reislerinin “Terör şiddetle çözülmez, silahlar bırakılmalı, ateşkes sağlanmalı, af çıkartılmalı” şeklindeki küstahlıkları, AKP zihniyeti tarafından yıllardır sessizce dinlenmiş, hatta Başbakan’ın ağzından “silahı bırakır gelir masada konuşursun” sözleri ile bu alçaklığa çanak tutulmuştur.
Gelişmeler, iktidarın altı yıllık aldığı mesafe
ve sınır tanımaz ilkesizliği bu ilişkiler zincirinin burada son
bulmayacağını, hükümet ile Kandil temsilcilerinin bir masaya oturuncaya
kadar süreceğini işaret etmektedir.
Madem Talabani’de hız kesmeyip artık Barzani’yi muhatap seçmiştir, o halde buradan Başbakan’a sormak lazımdır:
- Barzani’; sınır ötesi harekât için Mehmetçiğin sınırda tertiplenmesi üzerine sarf ettiği “bizi engellemek isteyenler problem ve engellerle karşılaşır” sözünden vaz geçmiş midir? (27.04.2006)
- Yine şehadetlerle sonuçlanan bir terör saldırısından sonra, harekât düzenlenmesinden korkarak sarf ettiği “PKK'ya müdahaleyi saldırı sayarım“ tehdidini geri almış mıdır? (26.07.2006)
- Sürekli yerini bilmediğini ve temas içinde
olmadığını iddia ettiği Kandil kadrolarını, sahibi olduğu medya
kanallarına bir daha çıkarmayacağına dair garanti vermiş midir?
(24.10.2006)
- Çok değil daha bir buçuk yıl önce, Türkiye’nin Kerkük’le ilgili yaklaşımını dengelemek için söylediği “Türkiye’nin Kerkük’e müdahale hakkı varsa bizim de Diyarbakır’a var” tehdidinden özür dilemiş midir? (07 Nisan 2007)
- Başbakan Erdoğan’ın bir televizyon kanalındaki röportajda belirttiğiniz üzere “kabile reisi ile görüşmem” sözünü geriye almasına neden olacak gelişme olmuş mudur?
- Yine Başbakan Erdoğan’ın daha geçtiğimiz günlerde Talabani ve Barzani'ye sözde rest çekerek, işbirliği yapılmazsa yaptırım uygulanacağına dair söylediği sözleri, muhataplarında cevap bulmuş mudur? (07.10.2008)
Değerli Arkadaşlarım, bu sorulara hükümetin verebileceği hiçbir olumlu cevap yoktur.
O halde ortada gerçekten sorgulanması gereken
anormal bir durum, ülkemizi bu görüşmeye mahkûm eden karanlık bir
dayatma söz konusudur.
Türkiye maalesef AKP ile girdiği çıkmaz yolda
seçeneksiz kalmış, caydırıcı hiçbir tedbire başvuramadan, karşı
taraftan hiçbir geri adım ve iyi niyet görmeden tek taraflı olarak
taviz vermeye mecbur hale getirilmiştir.
Bütün dünyayı PKK terörü konusunda ikna
ettiğini iddia eden AKP iktidarı, daha muhatap aldığı Irak’lı aşiret
reislerine bile “PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul ettirememiştir.
Bunu bile kabule yanaşmamış olanlarla,
kendimizin olgunlaştırdığı ortak bir zemin üzerinde kurulacak bu sakat
ilişkinin sonuç alması mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, resmi ağızlardan Türk
devletinin şartları konusunda bir ilerleme kaydedilmeden, yeni
adımların atılmaya çalışılmasının sonucu çok ağır olacaktır.
Başbakan’ın bu yaklaşımı güncel tabiri ile bir turuncu tavizdir. Tam bir geri adımdır.
Kimin kimi masaya oturttuğunu görmek ve
arkasındaki bölge haritalarını çizmekle meşgul gücü bilmek için
diplomat olmaya, hükümet üyesi bulunmaya hiç gerek yoktur. Her şey
ortadadır.
Bu itibarla, başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti
bu görüşmelerle başlattığı yeni dönemde karşımıza çıkması mukadder olan
kanlı sürecin bedelini ödemek, vebalini taşımak, sorumluluğunu tek
başına almak durumundadır.
Bu noktada, “Terör küresel bir olgudur, nerede bitmiş de bizde son bulsun“ gibi bahanelere sığınmak hükümeti beklenen akıbetten kurtaramayacaktır.
Milliyetçi Hareket Partisi; Talabani ile
başlatılan, Barzani ile sürdürülen ve Kandil ile devam edeceği
anlaşılan bu tek taraflı ve vahim temas ve görüşme süreci için kaygı
duymaktadır.
Kaygılarımız ve beklentilerimiz ise şunlardır:
1. Irak’ın Kuzeyindeki coğrafyada oluşan gevşek
federal yapının en önemli muhalifi ve en çok tepki göstereni olan
Türkiye’nin, bu zorlama yapının yöneticileri ile görüşmesi bunların
meşruiyetlerini ve güçlerini artıracaktır.
2. Irak’a yönelik küresel operasyonun
başlayacağı dönemde, Türk devleti tarafından ilan edilen
kırmızıçizgilerden biri olan Irak’ın toprak bütünlüğünün devamının
önündeki kararlılık ve engeller gevşeyecektir.
3. Türkiye bu yanlış yolda ilerletilerek,
Irak’ın üçe bölünmesi ve Kuzey’de bir bağımsız devletin kurulması için
başlayan sürecin kritik ve vazgeçilmez aktörü olarak yeni bir stratejik
türbülansa girecektir.
4. Bu yeni süreç, PKK’nın affına ve İmralı
canisinin serbest kalmasına kadar gidecek, Türkiye komşu devletten
beslenen ve kaynaklanan bir etki ve çekim alanı altında kalarak üniter
yapısı sorgulanmaya başlanacaktır.
5. Türkiye’nin milli güvenliği ve bekasını
doğrudan ilgilendiren bu durum ve aşiret reisine bu imkânın tanınması,
Kerkük’ün geleceği ve Türkmenlerin varlığı ile ilgili niyetlerini
gerçekleştirmesine zemin hazırlayacaktır.
6. Irak’lı Peşmerge reisi istediklerini
kopartana kadar geçecek süre içinde, PKK’yı Kandil’de rezerve etmeye
devam edecek, Türk Devletini masaya oturmaya ve tavizler kopartmaya
yarayan bu ilişkiyi denge noktasında tutarak örgüte olan desteğini ve
yönetimini sürdürecektir.
Muhterem arkadaşlarım,
Türkiye’yi bölmeye aziz milletimizi birbirine
düşürmeye çalışan PKK terör örgütü, Başbakanın adi suçlu gibi
göstermeye çalıştığı masum bir sivil toplum kuruluşu değildir.
Küresel güçlerin hizmetinde, bölgesel
mihrakların kontrolünde varlığını çeyrek yüzyılı aşan süredir devam
ettiren ve hedefine Türkiye’yi alan kanlı bir küresel terör
organizasyonudur.
Samimiyeti sorgulanmakla birlikte, Başbakan Erdoğan ile Bush arasındaki görüşmede PKK için ortaya konan “ortak düşman” kavramının gerçek anlamı da budur.
Bu doğru tanımlanmış “ortak düşman” kavramı
defalarca hükümet yetkilileri tarafından dile getirilmiş olmasına
rağmen, Başbakan Erdoğan’ın “PKK düşman değil” açıklaması tam bir tutarsızlık örneği olmuş ve teröre bakıştaki kafa karışıklığını ve irade eksikliğini ortaya koymuştur.
Gelişmeler terörün kaynağının ve yönetiminin
Barzani’ye dayandığını göstermektedir. Hükümetin, Barzani’yi muhatap
alan yaklaşımı da bunun sonucu ve eseridir.
Hükümet güçle ve caydırıcı tedbirlerle
desteklenen diplomasi ile muhasımlarını hizaya getirecek yerde, büyük
bir yanılgı ile terörün kaynağına, bölücülüğün merkezine, ihanetin
odağına kadar yanaşmıştır.
Hükümet, denize düşmüştür ve yılana sarılmaktadır.
Bize göre bunun adı ve tanımı da ihanetten başka bir şey değildir.
Sözlerime son verirken geçtiğimiz hafta içinde
kaybettiğimiz değerli dava adamı, milliyetçi basının muhterem
temsilcisi İrfan Ülkü Bey ile Türk şiirinin asırlık çınarı Fazıl Hüsnü
Dağlarca’ya Cenab-ı Allah’tan rahmet ve aziz milletimize başsağlığı
diliyorum.
Hepinizi saygılarımla selamlıyorum."
HABER 7